Antakya (kendi aramızda Anteke deriz) doğumluyum ve bundan hep gurur duymuşumdur. Lise 1’i bitirdiğim yaz oraya taşındık ve taşındığımız apartmanın ilk katında Hristiyan aileler, ikinci katında Alevi aileler, üçüncü katında ise Sünni aileler yaşardı. Biz kimseye sen Sünni misin, Alevi misin, Hristiyan mısın, Musevi misin diye hiç sormadık. Çünkü gerek duymadık, hiç de aklımıza gelmezdi böyle sorular. Ramazan Bayramlarında ya da Noellerde birbirimize ziyaretlerimiz de olurdu, Paskalya’dan kalma boyalı yumurtalarımız da. Oruç tutmayana da saygı gösterilirdi, tutana da. Kurban etleri paylaşılırken ailelerin dinine ya da mezhebine göre bir ayrım da yapmazdık. Hristiyan komşularımız oruç tuttuğunda (onların oruçları yalnızca et ve süt ürünlerini tüketmeme üzerine idi) yemedikleri şeylere göre ikramlarımız olurdu. Çok sevdiğim komşumuz Nadya teyzem (Hristiyandır kendisi), anneme (Müslümandır kendisi) “bir tek sen okuyunca (dua) bana iyi geliyor” derdi.

Yaşadığım tecrübeler bana, Antakya’lı olduğumu duyan bir kişinin  ilk olarak, Alevi ya da Sünni olup olmadığımı merak ettiğini gösterdi. Halbuki gel ben sana abugannüşten, kallaannen git kebabından, lahmi siniden bahsedeyim. Künefenin peynirinin ne kadar özel olduğundan, çökeleğimizi nasıl kuruttuğumuzdan, zahterimizin içindeki karpuz çekirdeğinden, oruğumuzun içli köfteden nasıl farklı olduğundan söz edeyim. Hatta çok merak edersen yemeklerimizin dışında; Harbiyemizdeki şelalemizden, Titus harabelerinden, Meryem Ana kilisemizden, Habibi Neccar Camisinden bahsedeyim. Örneğin Anadolu’nun ilk camisi olduğu söylenen Habibi Neccar Camisinin ismini aldığı marangozun aslında bir Hristiyan olduğundan söz edeyim.

Antakya’daki kazanımlarımı biriktirirken hiç garipsemedim, çünkü olağandı. Ama Antakya’dan ayrılığımda, cebimde ne kadar özel ve kıymetli anılar bulunduğunu fark ettim. Bunu fark etmekle kalmayıp; insanları dinlerine, mezheplerine ya da inançlarına göre sınıflandırmamaya çalıştım. Ne kadar başarılı olduğum tartışılagelir; fakat çok çabaladım, hala da çabalıyorum. Bunun yanı sıra farklılığın bir gereklilik olduğunu ve bizi insan yapan şeyin bu farklılıklarımız olduğunu anladım. Asıl önemli olan şeyin, farklı yönlerimizle nasıl bütünleşebileceğimizi keşfetmek olduğunu kavradım. Hiçbirimiz dinini ya da mezhebini seçerek doğmadı. Ailelerimizle, yaşadığımız ortamlarla şekillendik. Elbette herkesin kendisine göre inançları vardır, önemli olan karşındakinin inancının da ona göre kutsal olduğunu kabul edip saygı duymak. Bunu başarabilirsek, Ramazan ayında sigara içenleri ya da mini etek giyenleri tartaklayan zihinleri yok etmiş oluruz….

Saygılar ve sevgiler…


0 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.